Canlarım uzunca bir aradan sonra yeniden merhaba. Biliyorum bu kadar ara vererek yazı yazılmaz. İrtibatı koparmamak lazımdı ama napalım böyle oldu. Bu süre içinde üzüntüler yaşadım. Tabi ki bunları anlatıp da kimsenin canını sıkmayı düşünmüyorum.
Canlarım
Bugün konumuz hayatı yaşamanın anlamı nedir demek istiyorum. Gerçekten yaşamak denince ilk aklınıza gelen nedir?
Mesela yaşamak nedir?
Hayatını yaşa derler ya? Ne demek bunu diyenler gerçekten hayatlarını yaşıyorlar mı? Neden hep dillerde bu söz vardır?
Ömrümüz bu kadar kısayken, hayatı doya doya yaşamak mümkün mü?
Bir yandan ölümün kaçınılmaz sınırları içindeyken diğer yandan hiç ölüm yokmuş gibi yaşamak…
Zaten biz insanlar bunu bilerek yaşamıyor muyuz?
Bir yandan da hayata derin bir anlam yüklemek ve dünyaya bağlılığımız hem de yoğun bir kaygı içindeyken...
Bilincimizin bu kaçınılmaz sonla yüzleşmesi gerekir.
Sevdiklerimizle, anılarımızla, hayata sımsıkı bağlanmak ve her anı anlamla doldurmak, yaşamanın sorumluluğunu bilmek…
Ölümün farkında olmak ve bunlarla beraber sonunu bile bile yine mutlu koşuşturma içinde yaşamak da biz insanların mahareti galiba.
Canlarım yaşamak aslında farkında olmak demek.
Peki biz ne kadar farkındayız.
Yani doğada canlı ya da cansız pek çok şey var.
İnsanı bunlardan ayrı tutan ise bilinciyle varlığının farkına varabilmek, kendini ve her şeyi sorgulayabilmek, istediği amaca ulaşabilmek değil mi?
Ama çoğumuz bu yolculukta başarısız oluyoruz. Neden çünkü boş vermişliği seçmek daha kolay. Biyolojik olarak var olmamıza rağmen gerçekten bu alemde “yaşamak” dediklerimizin çok azını gerçekleştirebiliyoruz.
Asıl çelişki yaşadığımız anları, içinden çıkamadığımızda nasıl değerlendirdiğimiz ve o anları gerçekten deneyimleyip deneyimleyemediğimizde gizli değil mi
Canlarım hayatı yaşamak dediğimizde o anın içine sıkışmak değil de o anı ölüme meydan okurcasına anı yaratmak kendimize ve sevdiklerimize anlam katabilmektir.
Bir de yaşamanın asıl amacı bizim birileriyle değil de bilinçli olarak kendi varlığımıza anlam katmak olmalıdır. Yolumuzu bulmaktır. Yani kendi yolunu kendin bulmaktır.
Doğduğumuzda nasıl hiçbir şey bilmeden dünyaya geliyor ve zamanla hayatlarımız anlam kazanmaya başlıyorsa, yaşamak da her gün biraz daha kendimiz olmak demektir
Bu sebeple hayatın nicelik olarak uzunluğu değil, nitelik olarak yoğunluğu önemli olmalı.
Yoksa yaşamak bir an sonsuz anlam taşıyabilirken, yıllar bomboş geçip giden bir gölgeye dönüşebilir.
Hani düşünürler der ya gerçekten “var olan an yalnızca yaşadığın andır” diye…
İşte bizim gerçeklerimiz de bu değil mi?
Bizler geçmişten günümüze bağlarımızı koparmadan, yaşadıklarımızdan, öğrendiklerimizle, tecrübeler edinip bir deneyim halinde yaşamaya devam etmez miyiz?
İnsan kendi hayatını kendi kontrol etmek ister. Yani yaşamak dış dünyanın sorunlarına kaosuna kapılmak değil.
Kendi hayatımızın düzenini sağlayabilmek olmalı yaşadığımız her an zihnimiz açık olmalı.
Yaşamak zaten geçici bir yolculuk. Özümüzü kaybetmeden yaşamalıyız.
Madem bu kadar kısa bir yaşıyoruz, gerçekten yaşadığımız her anı yoğun tutkuyla hissederek yaşamalı.
Hayatının her anı kıymetli olmalı, çünkü tekrarı yok.
Öyle anlar olur ki sanki zaman durur. Kendinle ve geçmişinle içsel bağlar kurarsın ya, gerçekten yaşamak kendini tüm varlıkları yargısızca ve saf duygularla kabul etmek.
Oldukları gibi görebilmek.
Hayatı bir yük gibi değil bir hediye gibi kucaklayabilmek.
Her yeni günü yeni bir macera gibi karşılayabilmek.
Düşmekten korkmadan yaşamın sonsuz belirsizliğinde gerçekten yaşamak.
Aslında insan olmanın özüdür.
Yaşarken her anın içinde olmak her anı sahiplenmek işte yaşamak bu olsa gerek
Peki bunu başarabilmek mümkün mü, yoksa hayatı dolu dolu yaşamak bir hayal mi?
Siz ne dersiniz?
Hayatın tüm güzelliklerinden hepinize bolca diliyorum.
Hayatı, kendinizi mutlu ve sevdiklerinizle mutlu olarak yaşamanız dileğim.
Kucak dolusu mutluluklar diliyorum.








