Türkiye’de son yıllarda yüksek enflasyon tartışmalarının merkezinde gıda fiyatları yer alıyor. Gıda fiyatlarındaki hızlı artışın kamuoyunda yarattığı tepki ise çoğu zaman perakende zincirlerine yöneltiliyor. Özellikle ülke genelinde yaygın şube ağına sahip olan market zincirleri, kamuoyunda “üç harfliler” olarak etiketlenerek fiyat artışlarının baş sorumlusu gibi gösterildi.
Ancak 2025 yılı finansal tabloları açıklanmaya başladığında ortaya çıkan tablo, bu tartışmayı yeniden düşünmeyi gerektiriyor. Çünkü kamuoyunda “fiyatları şişiren aktör” olarak görülen büyük perakende zincirlerinin önemli bir bölümü yılı kâr patlamasıyla değil, zarar ile kapattı.
Bilançolar farklı bir hikâye anlatıyor
Perakende sektöründe faaliyet gösteren büyük şirketlerin açıkladığı 2025 finansalları dikkat çekici. Açıklanan verilere göre birçok zincir market yılı ciddi zararlarla tamamladı.
Şube sayısı yaklaşık 3.800 olan Migros Ticaret A.Ş. 8,16 milyar TL zarar açıkladı.
Yaklaşık 1.200 mağazası bulunan CarrefourSA 7,44 milyar TL zarar bildirdi.
Türkiye genelinde 11 binin üzerinde mağazası olan Şok Marketler ise 4,18 milyar TL zarar açıkladı.
180 mağazası bulunan Bizim Toptan 1,92 milyar TL zarar etti.
Kamu destekli zincirlerden Tarım Kredi Kooperatif Marketleri de 2025 yılında yaklaşık 4,7 milyar TL zarar yazdı.
Türkiye’nin en büyük indirim marketlerinden A101 ise halka açık olmadığı için finansallarını açıklamadı. Ancak bazı sektör kaynaklarına göre şirketin 2025 yılında yaklaşık 238 milyar TL ciro seviyesine ulaştığı ifade ediliyor. Buna rağmen kârlılık durumuna ilişkin kamuoyuna açıklanmış resmi bir veri bulunmuyor.
“Fiyatları onlar artırıyor” söylemi ne kadar doğru?
Bu veriler önemli bir soruyu gündeme getiriyor: Eğer büyük zincir marketler gerçekten iddia edildiği gibi fiyat artışlarının ana nedeni olsaydı, bilançolarında yüksek kârlar görülmesi gerekmez miydi?
Perakende sektörü doğası gereği düşük kâr marjı – yüksek hacim modeliyle çalışır. Marketler ürünleri çok küçük kâr oranlarıyla satar ve kazançlarını yüksek satış hacmiyle elde eder. Türkiye’de ise son yıllarda artan kira giderleri, enerji maliyetleri, lojistik maliyetleri, finansman giderleri ve yüksek faiz oranları bu modeli ciddi biçimde zorladı.
Dolayısıyla raf fiyatları artarken zincir marketlerin aynı ölçüde kâr etmediği, hatta bazı durumlarda zarar ettiği görülüyor.
Zincirin her halkasında sorun var
Gıda fiyatlarının yüksekliği tartışmasında ortaya çıkan en büyük paradoks şu:
Çiftçi kazanamıyor.
Perakendeci zarar açıklıyor.
Tüketici pahalı gıda alıyor.
Bu tablo, sorunun yalnızca market raflarında aranamayacağını gösteriyor. Türkiye’de gıda fiyatlarını etkileyen yapısal sorunlar çok daha geniş bir alanı kapsıyor.
Bunların başında şu faktörler geliyor:
1. Üretim maliyetleri:
Gübre, mazot, yem ve enerji maliyetleri son yıllarda çok hızlı arttı. Bu durum tarımsal üretimin maliyetini yükseltti.
2. Tedarik zinciri maliyetleri:
Depolama, soğuk zincir, nakliye ve aracılık maliyetleri ürün fiyatını üretimden raflara gelene kadar katlıyor.
3. Finansman yükü:
Yüksek faiz ortamında hem üretici hem de perakendeci ciddi finansman maliyetleriyle karşı karşıya kalıyor.
4. Yapısal verimsizlik:
Türkiye’de tarım ve gıda lojistiğinde parçalı yapı, verimsiz dağıtım sistemi ve yüksek fire oranları fiyatları yukarı çekiyor.
Günah keçisi aramak sorunu çözmüyor
Kamuoyunda sık sık dile getirilen “üç harfli marketler fiyatları artırıyor” söylemi, siyasi ve toplumsal tartışmalar açısından kolay bir hedef yaratıyor olabilir. Ancak açıklanan bilançolar, meselenin bu kadar basit olmadığını gösteriyor.
Gıda fiyatlarındaki artışın tek sorumlusu olarak perakende zincirlerini göstermek, tarımdan lojistiğe, enerji maliyetlerinden finansmana kadar uzanan geniş bir ekonomik sorunu görmezden gelmek anlamına geliyor.
Bugün Türkiye’de ortaya çıkan tablo oldukça çarpıcı:
Çiftçi kazanamıyor, perakendeci zarar ediyor, tüketici ise dünyanın birçok ülkesine göre daha pahalı gıda satın alıyor.
Bu tablo, sorunun bir “market tartışması” değil, gıda sisteminin bütününü kapsayan yapısal bir ekonomik mesele olduğunu açık biçimde ortaya koyuyor.
Gerçek çözüm ise günah keçisi aramakta değil; üretimden tüketime kadar uzanan zincirin tamamını yeniden ele almakta yatıyor.
Öyle anlaşılıyor ki "Üç Harfli" diye nitelenen marketler olmasa fiyat artışlarını çok daha fazla hissedecektik.
Tabloyu gördükten sonra söylenecek söz şu: Üç Harfliler, kendilerini yakarak, topluma can simidi olmaya çalışmışlar.









