Uluslararası sistemin sertleştiği, bölgesel savaşların küresel gerilimlere dönüştüğü bir dönemde Türkiye’nin izlediği dış politika yeniden tartışma konusu. ABD/İsrail ile İran arasında tırmanan savaşta Ankara’nın pozisyonu, kimi çevrelerce eleştirilse de, tarihsel bir perspektiften bakıldığında oldukça tanıdık bir çizgiye oturuyor: Aktif tarafsızlık ve denge politikası. Bu yaklaşım, Türkiye’nin II. Dünya Savaşı yıllarında izlediği stratejinin güncellenmiş bir versiyonu gibi görünüyor. Bugün Türkiye, bir yandan Batı ile ilişkilerini tamamen koparmadan sürdürürken, diğer yandan İran gibi bölgesel aktörlerle iletişim kanallarını açık tutuyor. Zaman zaman açıklamalarda ton değişiklikleri görülse de, ana hat değişmiyor: Savaşın dışında kalmak. Bu durum, 1939-1945 yılları arasında uygulanan politikanın neredeyse birebir yansıması: Türkiye, o dönemde de iki blok arasında sıkışmıştı Hem Almanya ile hem de İngiltere-Fransa hattıyla ilişkiler yürütüldü Ekonomik ve diplomatik temaslar kesilmedi En kritik hedef: Savaşa girmemek Bugün de benzer bir refleks dikkat çekiyor. Türkiye, askeri çatışmanın doğrudan tarafı olmaktan kaçınırken, diplomatik manevra alanını geniş tutmaya çalışıyor. Tarafsızlık çoğu zaman pasif bir tutum olarak algılansa da, Türkiye’nin uyguladığı model bunun tam tersidir. Hem geçmişte hem bugün bu yaklaşım üç temel unsura dayanıyor: 1. Sürekli pozisyon güncelleme 2. Çok taraflı ilişki yönetimi 3. Krizden uzak durma hedefi Bu çerçevede bakıldığında, İran’dan atıldığı iddia edilen füzelere ilişkin tartışmalarda bile Türkiye’nin temkinli bir dil kullanması tesadüf değil. Kamuoyunda bu olaylara yönelik şüphelerin oluşması ve “false flag” tartışmalarının gündeme gelmesi de, karar alıcıların daha dikkatli davranmasına yol açıyor. Türkiye’nin II. Dünya Savaşı’na girmemesi, çoğu tarihçi tarafından stratejik bir başarı olarak değerlendirilir. Dönemin yönetimi: Yoğun baskılara direndi Ekonomik ve askeri kapasitenin sınırlarını doğru okundu Riskleri minimize etti Son ana kadar bekleme stratejisi izlendi Hatta savaşın sonuna doğru yapılan sembolik savaş ilanı bile, Türkiye’nin uluslararası sistemde yerini garanti altına alma hamlesi olarak okunur. Bu tecrübe, Türkiye’nin dış politika hafızasında derin bir iz bırakmıştır. Mevcut tabloda ortaya çıkan soru şu: Türkiye bugün gerçekten bu tarihsel deneyimden ders mi çıkarıyor? Görünen o ki cevap büyük ölçüde “evet”. Ani ve sert pozisyon değişikliklerinden kaçınılması Krizlerde kontrollü söylem kullanılması Askeri angajmandan uzak durulması Diplomatik esnekliğin korunması Bu unsurlar, rastlantısal değil, aksine tarihsel bir stratejinin güncel versiyonu izlenimi veriyor. Türkiye’nin izlediği politika, dışarıdan bakıldığında “kararsız” gibi yorumlanabilir. Ancak daha yakından incelendiğinde bunun bilinçli bir denge arayışı olduğu görülüyor. Tıpkı II. Dünya Savaşı’nda olduğu gibi bugün de temel hedef değişmemiş durumda: Savaşın dışında kalmak, ama masanın dışında kalmamak. Bu ince çizgi, yüksek diplomatik beceri gerektiriyor. Ve tarih gösteriyor ki, Türkiye bu dengeyi daha önce kurabildi. Bugün de benzer bir denemenin içinden geçiliyor. Ünal Tanık / Herbiremlak
Denge siyaseti: Dün ve bugün
“Aktif tarafsızlık” ne anlama geliyor?

Gelişmelere göre söylem ve diplomatik ton ayarlanıyor.
Tek bir blokla tam hizalanma yerine, farklı aktörlerle temas sürdürülüyor.
Askeri angajmandan özellikle kaçınılıyor.Tarihsel hafıza: İnönü’nün mirası
Bugünün politikası: Bilinçli bir tercih mi?
Sonuç: riskli ama rasyonel bir çizgi








